
Sıradan bir akşamdı
45 yaşındaki devlet memuru Anthony Littler, o gece Londra’nın East Finchley istasyonunda trenden indi. Eve gidiş yolu, tren hattının kenarındaki dar bir ara sokaktan geçiyordu. Arkadaşları onu ‘nazik dev’ diye tanımlardı; kimseyle sorunu olmazdı. O akşam da bir derneğin toplantısına katılmış, arkadaşlarıyla bir şeyler içip vedalaşmıştı.

Sonra o ara sokağa girdi. İki dakika sonra yerde can çekişiyordu. Başına iki kez sert bir şekilde vurulmuştu. Üzerinden hiçbir şey alınmamıştı. Ne bir tanık, ne bir ipucu, ne de akla yatkın bir sebep vardı.

Yıllarca kimse konuşmadı
Soruşturma 1985’te kapandı. 1993’te yeniden açıldı, yine sonuçsuz kaldı. 2012-2015 arasında üçüncü bir girişim daha yapıldı; yine kimse suçlanamadı. Anthony’nin kuzeni Patricia, onu neredeyse bir ağabey gibi gördüğünü, her Noel’de yokluğunun hissedildiğini anlatıyor. Anthony’nin annesi de oğlunu kimin öldürdüğünü hiç öğrenemeden hayata veda etti.

Oysa polis, ilk günlerde doğru kapıyı çalmıştı bile. Cinayet mahallinden yalnızca birkaç yüz metre uzaktaki bir evde, o zamanlar 15 ve 18 yaşlarında iki kardeş yaşıyordu. Ancak ifadeleri tutarlıydı, görünüşte mazeretleri hazırdı: O gece evdeydiler.

Gerçek ise çok daha farklıydı
Dedektifler bilime değil, sabıra güvendi. Yıllar sonra dosyayı yeniden eline alan başmüfettiş, arşivlerin neredeyse boş olduğunu görmüştü. Kayıp deliller, olmayan güvenlik kamerası kayıtları, vefat etmiş tanıklar. Klasik adli tıp yöntemleriyle bu dava asla çözülemezdi.

Bunun yerine ekip, sessiz ama son derece riskli bir plan kurdu: Şüphelilerden birinin hayatına, kimliği gizli iki polis memurunu sokmak. Biri, “JJ” kod adıyla, şüphelinin apartmanındaki asansör arızası üzerine sıradan bir sohbetle yakınlaşmaya başladı. Zamanla birlikte film izler, oyun oynar oldular. Aralarındaki güven o kadar arttı ki, şüpheli günün birinde karakoldan alınması için bu “arkadaşını” arayacaktı, kendisini gizlice kaydettiğinden habersiz.

Bir cümle, kırk iki yılı çözdü
Arabada, hiç beklenmedik bir anda ağzından kaçırdı: Kim olduğunu biliyorum, dedi. Sonrasında kardeşinin ve birkaç arkadaşının, ‘hedef seçtikleri’ bir adamı ara sokakta köşeye sıkıştırıp öldürdüğünü anlattı. Aylar süren görüşmelerde defalarca kardeşini suçlayıp kendini masum göstermeye çalıştı. Ancak gizli kayıtlar onu hep ele veriyordu. Ayrı bir sivil polisle yaptığı bir başka görüşmede ise, olayın failinin aslında kendi kardeşi olduğunu bir kez daha tekrarladı.

İşin en çarpıcı anı ise bir sorgudaydı. O gece kan içinde kalmadığını inkâr ederken, savunmasında kendini adeta ele veren bir ayrıntı sızdırdı: Sokağın başında nöbet tutarken üzerine nasıl kan bulaşabilirdi ki? Oysa onu o rolle hiç kimse suçlamamıştı. Bu bilgi, sadece olay gecesini yaşayanın bilebileceği bir ayrıntıydı.

Kırk iki yıl sonra gelen adalet
Bu tek cümle, dosyada kırk yıldır çözülemeyen başka bir bilmeceyi de aydınlattı: Cinayetten dakikalar sonra bir telefon kulübesinden yapılan, adı verilmeden kapatılan gizemli ihbar araması. Savcılık, bu aramayı yapanın da o gece olay yerinde bulunan genç şüpheli olduğu sonucuna vardı. Temmuz 2026’da mahkeme kararını verdi: Artık 57 ve 60 yaşlarında olan iki kardeş, cinayetten en az 10 ve 15 yıl olmak üzere ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı.
